21 Kasım 2017 Salı
Anasayfa > Yazarlar > Ahmet Kıraç > Yürekler Toplu Vuruyor Mu?
Ahmet Kıraç

Yürekler Toplu Vuruyor Mu?

07.02.2014 14:40:50 Okunma Sayısı : 1158 12 14 16 18 yazdır
Yazar : Ahmet Kıraç
 Bu çalışmanın amacı; sendikaların ve sendikacılığın sorunlarına eğilerek, bir durum tespiti yapmak; kamu çalışanlarının bilinçlenmesine yardımcı olmak, sendikal kültüre katkı sağlamak, sendikalara ve sendikacılara yapılan acımasız eleştirilerin haksızlığını göstermek ve Kamu Çalışanlarının yüksek beklentilerinin gerçekleşmeme nedenlerine ve karşılaşılan güçlüklerin anlaşılmasını sağlamaktır. Kamu Çalışanıyım diyen herkesin oturup başını iki eli arasına alarak düşünmeye ve kendini bir yere konumlandırmaya ihtiyacı vardır.
 
             Sendikacılığın havasını solumuş, sahaya inmiş biri olarak, sendikaların, üyelerin ve üye olmayan Kamu Çalışanlarının, halkın, siyasetçilerin ve kurum amirlerinin olaya nasıl baktıklarını bildiğimi düşünüyorum. Sorunlarımızı; hukuki, örgütlenme, siyasi, sosyal, idari, ekonomik vb yönlerden başlıklar halinde ele almak mümkün ise de; bunları birbirinden bağımsız ele almak mümkün olmamaktadır. Sorunlarımızın temeli; ülkemizin yeterince demokratik ve hukukun üstünlüğüne dayalı olmayışında yatmaktadır.
 
            4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikası Kanununda; ek ve değişikler yapılmasına rağmen Kamu Çalışanlarının sorunlarına çözüm olmaktan uzak ve hakkıyla sendikacılık yapmaya elverişli değildir. Anayasamızda;
 
            Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz denmektedir.
 
            Sendikalara üye olmak isteğe bağlı olduğundan, Kamu Çalışanları sendika üyeliğine yeterince ilgi göstermemektedir. Çünkü elde edilen kazanımlardan herkes yararlanmaktadır. Üye olmadığında kaybedeceği bir şey yoktur. Nasıl olsa birileri mücadele ediyor rahatlığındadır. Hatta acımazca sendikaları eleştirmektedirler. Hatta bazen sendikaları sorunun çözümüne engel olan kuruluşlar olarak görmektedirler. Bu sendikalara yapılacak en büyük haksızlık olsa gerektir. Çünkü sendikaların birçok konudaki ortak talepleri bile hükümetlerce makul bulunmamış, göz ardı edilmiştir. Sendikaların çalışmalarından ve hukuki mücadelelerinden haberi olmayanlar, takip etme zahmetine katlanamayanlar, önüne gelen bülteni okumayanlar, ( maalesef okuma özürlü bir toplumuz ve daha çok konuşmayı seviyoruz) sendikalara acımasızca eleştiriler yöneltmektedir. Çünkü eleştirmek kolay, mücadele etmek zordur. Kendilerince "sendikalar ne işe yarıyorlar ki " sorusunu sorarak bütün çabaları, kazanımları yok saymaktadır. Armut piş ağzıma düş misali, elini taşın altına koymayanların, koyamayanların bu tavrı Psiko-Sosyal açıdan incelenmeye değer bir konudur.
 
            Ülkemizde 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrasında yaşanan acı olaylar Kamu Çalışanlarını neme lazımcılığa, temkinli davranmaya sevk etmiştir. Bu olayın psiko-sosyal etkileri halen devam etmektedir. Toplumumuz sosyal bir travmaya maruz kalmıştır. O dönemde sendikacılık yapanların sürgün edilmesi, açığa alınması, tutuklanması, haklarının gasp edilmesi, toplumda sendikalara ve sivil toplum kuruluşlarına gereken desteğin verilmesini engellemiştir. Bu tür uygulamalar günümüzde nadir de olsa devam etmektedir.
 
       Yine anayasamızda;
 
        Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler. Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir, ifadeleri yer almaktadır.
 
        Uyuşmazlık olacağı da muhakkaktır, çünkü hükümetler yasanın yetersizliğini biliyor ve memurun nabzını defalarca ölçmüş, memurun gıkının çıkmadığını görmüştür. Hukuk devletinde hiçbir uygulama yargı kapsamının dışında kalmaması gerekir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun kararı kesindir ifadesi; daha baştan uzlaşma yanlısı olmadıklarını ve "dediğim dedik, çaldığım düdük "anlayışının devam edeceğinin ayan beyan ifadesidir. Bir de Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun üyelerini hükümet belirlediğine göre, bağımsız hareket etmesi de mümkün gözükmemektedir.
 
        Anayasamızda ve sendika kanununda grev ve memura siyaset hakkı tanınmamıştır. Bu eksiklikte; eğitimli kamu çalışanlarının kendini ifade etmesini ve ülkemizi ve memuru ilgilendiren konularda duyarlılık göstermesini ve tepki vermesini engellemektedir. Çünkü yasa koyucular, tepkisiz, ruhsuz (üzerine ölü toprağı serpilmiş) kamu çalışanı istemektedir. Kamu Çalışanları tepkilerini demokratik yollarla ifade etmek yerine; ikili sohbetlerinde hükümetlerden yakınmayı, kabahati başkalarında arama yollarını seçmiş gözükmektedir. Kabahati kendinde aramayanlar elbette bir günah keçisi bulmakta sıkıntı çekmezler.
 
        Toplu sözleşmenin yapısı ve işlevi yönünden eksik oluşu,  grev ve siyaset hakkının olmaması Kamu Çalışanlarını örgütlenmekten uzaklaştırmaktadır. Sendikalar da Kamu Çalışanlarını tatmin edici kazanımlar elde edemeyince, memurlar sendikalara ancak üye desteği vermektedir. Eylemlere, basın açıklamalarına, sendikal faaliyette katılmaktan ciddi anlamda çekinmektedir. Bunun en güzel örneği sendikaların üye sayılarıyla yaptıkları eyleme katılan üye sayısının karşılaştırıldığında görülmektedir. Demokratik toplumlar; tepki toplumlarıdır, sivil toplum örgütlerinin dikkate alındığı toplumlardır. Bir ülke de onca haksızlığa, hak kaybına, zulme, torpile, ayrımcılığa karşı bir tepki gösterilmiyorsa, var olan tepkiler ses getirmekten uzak ise; bunun tek bir açıklaması var: Demokratik ve hukuk devletinde yaşadığına inanmamak. Başına bir şeylerin geleceğine inanmaktadır. Bunun gerekçeleri mevcuttur. Kamu Çalışanları baskı altındadır, nesiller pısırık yetiştirilmektedir. Çünkü kendine güvenen, haklarını bilen, gözeten, koruyan, haksızlığa karşı dik duran, tehditlere boyun eğmeyen, araştıran, sorgulayan yapıdaki nesillerin yaşadığı bir toplumda; hukuksuzluk olamaz. Buna tevessül edenler de barınamaz. Statükoculardan şikâyet ederek, statükoyu korumayı gaye edinenler de kedini gerçekleştirmiş bireylerin yaşadığı bir toplum istememektedir. Bazı sendikaların ise sendikacılık yapmak yerine, yandaşlık anlamına gelebilecek tavırlarda olması, sırtının sıvazlanmasından mutlu olduğundan üyelerini unutması ve bunun da Kamu Çalışanları tarafından bilinmesi, üye olmayanların sendikalara olan bakışlarını olumsuz etkilemektedir. Haydi diyelim ki günü birlik menfaatlerin peşinde gidenler, kendine yakışanı yapıyor; peki bu anlayışla sendikacılık oynayanlara destek verenlerin amacı, bunların günübirlik çıkarlarının temini için mi?
 
             Sendikaların taleplerine cevap verecek olan hükümettir. Hükümetlerde seçimler yoluyla oluşturulmaktadır. Seçimlere ise ya bağımsız olarak ya da siyasi partilerle girilmektedir. Bu bakımdan sendikalar taleplerini, sorunlarını siyasi partilerle ve siyasetçilerle paylaşması çok normal hatta mecburiyettir. Sorunları gündeme taşımanın, kamuoyu oluşturmanın bir yolu da budur. Bundan rahatsızlık duyulmamalıdır. Ancak Kamu çalışanları bunu bir türlü anlamak istememektedir. Kolay yoldan sendikalar siyaset yapıyorlar demektedirler. Danıştay ve Bölge İdare Mahkemelerinde dava açıldığında yine suçlu sendikalar gösterilmektedir. Her şeye muhalefet ediliyor denilmektedir. Aslında bu memurun acınacak resmidir. Haklarını bilmeyen, mücadele etme gücünü kendinde bulamayanların acizlik halidir. Hatta Türk Eğitim Sistemi ve Ülkemizin temel konularda ki farklı görüş ve düşünceleri görmezden gelerek "SENDİKALAR BİRLEŞSİN, O ZAMAN ÜYE OLURUM" deyiverirler. Bunun olmayacağını bilirler, olması da gerekmiyor.
 
      Sendikalar, mücadele kuruluşlarıdır. Daha iyi koşullarda çalışmayı istemeleri, muhalefet etmeleri gayet doğaldır. Hükümetler bu talepleri karşılamak için; daha çok çalışmalı, ülke kaynaklarını etkin ve verimli kullanmalıdır. İnsana ve üretime yatırım yapmalıdır. Sosyal adaleti sağlamayı aklından hiçbir zaman çıkarmamalıdır.
 
           Sendika üyelerinin dayanışma aidatı olarak 3 ayda 45 TL almaları; sendikalara bakışı yine olumsuz etkilemiştir. Sendikalar üyelerine para kaynağı gözüyle baktığı propagandasının yapılmasına neden olmuştur. Halbuki durum hiç de öyle değildir: Kazanımlardan bütün Kamu Çalışanlarının yararlandığı bir sistemde; üye olanlar bir kimliğe bürünmekte ve aidat ödeyerek enayi konumuna düşürülmek istenmektedir. 3 Ayda bir ödenen 45 TL'nin Sendikalı Kamu Çalışanı sayısını artırdığı da bir gerçektir. Üye sayılarının artışları sendikalar için önemli olduğu muhakkaktır. Bu sendikalara temsil ve mücadele noktasında güç vermektedir. Aidatlar yoluyla da sendikaların ve yapılan sendikal etkinliklerin giderleri karşılanmaktadır. Bu giderler kısaca; kira, avukat, profesyonel sendikacıların ücretleri, (Aylıksız izne ayrılmaktadırlar) iletişim, kargo-posta giderleri, kırtasiye, bilişim-güvenlik, üyelerin sigorta giderleri, personel, yayınlar, elektrik, su, büro giderleri vs.
 
           Bu giderler nereden karşılanıyor ve bu giderler olmadan sendikacılık nasıl yapılır? Bu eleştiriyi yapanların bunun cevabını da biliyor olması lazım gelir. Kamu sendikalarını, işçi sendikalarıyla kıyaslamak ne kadar doğrudur. Ama bilmek gerekmiyor! Hatta bazen kanunların iptali için dava açmamakla suçlanırsınız. Yasaların TBMM tarafından çıkarıldığını unutuverirler! Liseyi bitiren her vatandaş bilir ki yasaları TBMM çıkarır. İptali için, Cumhurbaşkanının ya da 55 milletvekilinin Anayasa Mahkemesine iptal davası açması gerekmektedir. Hükümetlerden ve Meclisteki siyasi partilerden beklemediklerini sendikalardan bekleyiverirler. Çünkü sendikacılarla Kamu Çalışanlar iç içedirler.
 
           Ülkemizde Kamu Çalışanı yarınının güvencede olmasını istiyorsa, kendisi hakkında verilen kararlarda söz sahibi olmalıdır. Bunun yolu sendikalı olmaktır, Türkiye Kamu- Sen'li olmaktır. Kamu Çalışanları çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerinde kazanım elde etmeyi mücadelesinin temeline koymalıdır. Bu konulardaki gerilemeye asla izin vermemelidir. Atalarımız ne güzel söylemişler:"Ağlamayan çocuğa meme verilmez"
 
 " Mücadele Edenler Her Zaman Kazanamazlar, Ancak Kazananlar Hep Mücadele Edenlerdir"
 
Ahmet KIRAÇ
Şube Disiplin Kurulu Başkanı
Yazarın Son Yazıları
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.